Ana içeriğe atla

Özgürlükler, Adalet ve Demokrasi

 

Şu sıralar politikacıların dillerinden düşmeyen ve sürekli dile getirilen bazı sloganlar    var.   Bunlar  özgürlükler,  demokrasi  ve  insan hakları   gibi kelimeler. Hatta yeni Anayasa değişikliklerinin temelini bunlar oluşturacağı söyleniyor.  Tabi ki yıllardır herkesin özlemini çektiği, böyle bir ülkede yaşamak.. Geçmişten günümüze bunda ne kadar başarılı olundu ve ileride ne değişir bilmiyorum. Ama bildiğim tüm bunların hepimizin ortak sorunu olduğu.

Saygı ve Empati adlı bir yazımda şöyle demiştim

“Kimilerine göre özgürlük aşırı derecede sınırlanmış,hatta fikir özgürlüğü gibi en temel konularda kendini kapana kısılmış hisseden kesimlerin haklı feryadı olduğu gibi, yaptıklarını her zaman meşru göstermeye çalışanların sığındığı “dokunulmazlık” ta özgürlüğe ayrı bir bakış açısı getiriyor.”

Kanunların yapılması veya yerine yenisinin konması kadar, bunların herkes için tam olarak adil bir şeklide uygulanabilmesi, kişilerin sahip olduğu mevki ve sorumluluğun bilincinde bir hukuk devleti olabilmektir asıl olan. Ülkenin her bireyinin temsil edildiği, sorunlarının paylaşıldığı demokrasi ortamının yaratılabilmesidir.

Anayasamızda değişmez maddeler arasıdan yer alan “sosyal devlet ilkesi” üzerinde de durmak gerekiyor. Bu madde değişmedi ve yerinde durmakta. “Sosyal devlet; ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişi ve toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, çalışanların  insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadî ve malî tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve millî gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirler alan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlet demektir.”

 

Sağlıkta Fırsat Eşitliği 


“Sağlık hizmetleri, herkes için eşit, ulaşılabilir, nitelikli ve parasız olmalıdır! Bütün sağlık harcamaları başkaca biç bir katkı, katılım payı, ilave ücret, sağlık primi koşulu olmadan genel vergilerden karşılanmalıdır.

Kısacası sosyal devlet yardımları karşılıksız olmalı, hiç bir hizmetin zorla satılmaması gerekir. İşsiz insanları borçlandırmak yerine onlara düzenli bir gelir ve iş imkanı sağlanmalıdır. Geliri olmayandan gelir talep edilmemeli, üzerinde tasarruf yetkisinin olmadığı,başkasına ait gelirden sorumlu tutulmamalıdır.

“Odağında;   kâr değil   toplumsal yarar! Piyasa  değil;   insan   olan kamu sağlık hizmetleri, devletin vazgeçilmez ve zorunlu görevidir” Özellikle zorunlu GSS uygulamasının sosyal devlet ve daha özgür ülke söylemleriyle ters düştüğünü düşünmekteyim. Bir işsize yararlanmadığı hizmetin karşılığını ödetmek, devletin hak ettiği meşru bir kazanç değildir. Bu yüzden bu tür uygulamalar toplum vicdanında yara açmaktadır ve kabul görmemektedir..

Üzerinde durulan başka bir konu ise dindarlık ve din eğitimi. Kuran- Kerimin okullarda seçmeli ders olarak okutulması çok güzel bir uygulama. O halde ona gereken saygı  ve önemi gösteriyorsak, onu  anlamak ve  onun mesajları üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Yukarıdaki söylediklerimize paralel olarak Maun suresinde kamu haklarına vurgu yapılmakta, yetim hakkı yiyerek ibadet edenleri Allah lanetlemektedir. Gerçekten kuranı anlayıp onun ahlakıyla ahlaklanabiliyorsak amacımıza ulaşmış oluruz.

Kamunun hakkını korumak


“Bir kısım insanlar, Allâh’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka  bir  şey değil.” (Buhârî, Humus, 7) buyuruyor.

Sonuç olarak kamu haklarının ve kişi haklarının korunması ve önemine vurgu yapılarak bunun ihlalinin büyük sorumluluk ve suç olduğuna değinilmektedir.. Yazımızı Mehmet Akif’in bir sözüyle bitirelim

“İnmemiştir hele Kur'an bunu hakkıyla bilin. Ne mezarda okunmak, ne de fal bakmak için”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Toplumun yanlış değer yargıları

İnsanların günlük hayatta sergiledikleri birtakım davranış biçimleri ve modeller vardır. Bazı olaylar karşısında nasıl davranılması gerektiğini belirleyen yerleşmiş ilkelerdir. Tüm bunlar insanlarda, çocukluk devrelerinde, aile ortamında ve yaşadığı çevreden aldıkları izlenimlerle oluşur. Bunlar zamanla aile ortamından, kişilerden ve olaylardan etkilenerek (anne, baba, arkadaş veya bir film kahramanı olabilir) veya empoze edilerek zaman içerisinde oluşur. Kişiler böylelikle kendilerine bir rol-model seçerek kişiliklerini ve genel davranış biçimlerini oluştururlar. Aile içersinde ilişkiler şiddete ve baskıya dayanıyorsa, en güçlü olan en çok otoriteye sahiptir gibi bir izlenim oluşacaktır. Bir başka ortamda,sorunlar ve problemler politik yöntemlerle, hile, şantaj ve saman altında su yürütme gibi yöntemlerle çözülüyorsa bu durumda da kişi kendini ispatlama ve kanıtlama yönteminin sıkça yalan söylemek ,iki yüzlülük ve içten pazarlılıkla olacağına inanacaktır. Birinci örnekten bahsedelim. ...