Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Cenneti hak eden insanlar kimlerdir?

Neden herkes cennete gitmek ister ama hiç kimse ölmek istemez?  Yazıma komik ama düşündürücü bir sözle başlamak istedim. Belki nereye gideceğinden emin değildir; yalan dünyanın geçici lezzetlerine dalmıştır; tul-i emel sahibidir. Cennete gitmek isteyenin öncelikle onu hak etmesi gerekiyor. Bilmeliyiz ki cennet ucuz değil cehennem lüzumsuz değildir. Ne ektiysek sonsuzlukta da onu biçeriz. Kimin cennetlik kimin cehennemlik olduğunu yalnızca bizi yaratan bilir. Biz sadece tahmin edebiliriz. Bunlar kimler olabilir? Büyüklerine anne ve babalarına saygı gösterenler. Başkalarına yardımcı olan, insanlara faydalı olanlar. Hayatı kolaylaştıran buluşlar yapan bilim adamları, sağlık alanında çalışmalar ve buluşlar yapanlar. Helal ve alınıteri ile kazanalar. Başkalarının hakkına göz dikmeyenler. Özü sözü bir olan, kimseye zulm etmeyen, insanlara iyliği dokunan kimseler. İnancına riya bulaştırmayanlar. İnsaların elinden, beliden ve dilinden emin olduğu kimseler. İnsanlara iş ...

Gerçek benlik ve zihin oyunları

Mutluluk ve Sonsuz Huzurun Yolları Bazı insanlar sorunlardan asla kurtulamaz ve kendilerini sürekli çıkmazda, bitmek bilmeyen bir girdapta hissederler.  Geçmiş tecrübelerle ve algılarımızla oluşturduğumuz zihin ile bilinçaltımızın ya da gerçek benliğimizin mücadelesidir aslında yaşadığımız.  Zihnimiz veya egomuz aslında biz değiliz. Depresyon, iç çatışmaların, zihniniz sürekli kurgulayıp kısır döngüye soktuğu çıkmazlar gerçek benliğimizin temizliğini ve saflığını anlayamayıp kendi egomuzun oluşturduğumuz dünyada sıkışıp kalmaktan meydana gelir. Kin, nefret, intikam, kıskançlık gibi duygular egonun beslediği ve büyüttüğü duygulardır. Gerçekte insan ruhu temizdir ve burada tetikleyici kirlenmiş duygular yer almaz.  Panik ataklar, depresyon hep bu iç çatışmaların ürünüdür. Echart Tolle "Şimdinin Gücü" gücü adlı kitapta yaşadıklarını anlatıyor. "29 yaşıma kadar sürekli intihar eğilimli depresyon yaşıyordum. Bir korkuyla uyandım. Gördüğüm her şey yabancı ve düşmanca gözükmüşt...

Önyargılar ve Geri Kalmışlık

Tanımadığımız bir insan, olay ve durum karşısında, daha fazla bilgi sahibi olmadan, dar bir çerçeve çizmek ve hüküm beyan etmek şeklinde tanımlayabiliriz. Maalesef toplumuzun maruz kaldığı en büyük sorunlardan birisidir. Bakın tarihimize hep kınanan, yerden yere vurulan daha sonra ne kadar haklı olduğu anlaşılan fikir adamları ve çeşitli insanlarla doludur. Aslında tüm dünyada da bunun örneklerini görmek mümkündür. Elektrikle ilgili buluşları olan Thomas Edison akranlardan farklı düşündüğü için ve farklı bir çocuk olduğu için zeka düzeyinin düşük olduğu gerekçesiyle okula alınmamış ve daha sonra ileriki yıllarda okul yönetimi hatasını anlayıp utanmıştır. Hatası her şeyi merak etmek ve öğrenmek arzusudur. Bu onlara göre bir eksiklik olarak yorumlanmıştır.  Ne olursa olsun insanlara birtakım etiketler yapıştırıp kafamızda hemen iyi, kötü vb. ilk izlenimimize dayanarak bir çerçeve çizmek hiç de doğru değildir. Özellikle kişinin toplumdaki haysiyet ve şerefini zedelemek amacıyla, birtakım ...

Kazandığını sandığın anda kaybetmek

Eden bulur derler ya, hiçte haksız sayılmaz eskiler. Başka bir söz ise “insana kazandığından başkası yoktur.” sözüdür.Hayatın koşuşturması,bitmek bilmeyen hırs,ihtiras ve yarış içerisinde insan kendini unutur. Sonunu göremez maddi olan her şeye olan bu aşk artarak manevi olan bir çok şeyide beraberinde götürür. Elindeki imkanlarla yetinmeyi ve kalıcı olan insani değerleri kazanmak ve her şeyin hayırlısını istemek yerine, sadece nefsi için yaşar. Kendini bitmek bilmeyen bir kısır döngünün içerisinde bulur.Kendini sınamak için verilen geçici zevklerin kölesi olur. Tek bir amacı vardır,hayatta kalabilmek ve eklediği servetine daha fazlasını eklemek. Dünyanın saltanıtı da, mülkü de, zevkleri de, eğlenceleri de gelip geçicidir. Kalıcı olan güzel ahlak ve yaptığımız işlerdir. Üç kuruşluk dünyada, üç kuruş daha fazla kazanmak için, 3 kuruşluk insan olmaya değer mi? Kula kulluk etmek insana yakışır mı? Bakıyorsunuz insanlar birbirinin ayağını kaydırmaya çalışıyor. İnsan ilişkileri ekonomikleşi...

Bilgi Kültür ve Eğitim Denklemi

   Türkiye’de eğitilmiş insana ihtiyaç var ve “eğitim şart” gibi artık klişeleşmiş ifadeleri kullanırken kastedilen nedir acaba? Diplomalı,tahsilini tamamlamış, bilgi sahibi insanlar mı, anlatılmak istenen? Mesela ne kadar kültürlü insan tabiri kullanırken ne kadar bilgili insan mı demek isteniyor? O halde söylenenlerden BİLGİ =KÜLTÜR =EĞİTİM denklemi her zaman kurulabiliyor mu? Bunu anlamak için eğitim ile bilgi arasındaki farkı ortaya koymak gerekir. Öğrendiğimiz her türlü veri bilgidir bizim için,okulda öğretilen matematik, sosyal bilimler ve tümü. İnsanlar tüm bunları ezberleyebilirler ve optik okuyucuya işaretleyerek, sınav kağıdına yazarak, para kazanmak için, meslek ve diploma sahibi olabilirler. Öğrendiğimiz her şey, üzerinde düşünüp hayata yansıtılabildiğinde bizi eğitimli ve kültürlü insan yapar yoksa sadece papağanın bilinçli bilinçsiz bazı şeyleri ezberleyip tekrar etmesi gibi kafamıza yazmamız bizi sadece donanımlı kılar. O halde bilgi,eğitim,kültür birbirlerini tamamlasa ...

Kin ve Nefreti Sevgiye Dönüştürün

Kendimizi yıpratmanın en basit yolu içimizde kin ve nefret barındırmaktır. Kini ve nefreti sevgiye dönüştürmeye başlar, insanları affetmenin erdem olduğuna inanırsanız içinizde sonsuz huzurun kendiliğinden oluştuğunu hissedersiniz. Kendinizi yıpratmak ve tüketmek yerine kısacık insan hayatında huzurlu yaşamanın yolunu bulmuş oluruz. İnsanlara hatalarını düzeltmek için ikinci bir şans verin. Affetmeyi öğrenin. Yıkmak kolaydır. Kesip atmak da öyle. Kimi insan size karşı hata bile yapmış olsa belki sizi gerçekten kırma niyetinde olmayabilir. Belki bir anlık öfkesinin, düşünmeden ettiği bir sözün sonucunda sizde böyle bir izlenim bırakmış olabilir. Kırmak, unutmak ve kin beslemek kolaydır. Oysa kin ve nefret insan ruhunu kirleten zarar veren lekelerdir. Ruhsal birçok sorunun altında hased, kıskançlık, anlamsız gurur ve kin yatar. Hayat bir yolculuktur. Zevk almasını bilin yeter. Yolculuğun tadını çıkarın. Nasılsa araç son durağa geldiğinde anlamsız duygulardan eser kalmayacak. Eden ettiğin...

İnsanların yaşı üzerine

  Yaş denilince insanın aklına, doğduğu zamandan bulunduğu ana kadarki geçirdiği yıl ve gün sayısı olan takvim yaşı akla gelir. Kişiler yaşa göre kategorize edilirken, çocuk, yetişkin, yaşlı gibi ifadeler kullanılır. 18 yaşından küçükler yetişkin sayılmaz ve bazı haklardan mahrum kalırlar. 20 yaşındaki bir insanın genç, biraz daha olgun ve yetişkin olduğu kabul edilir. Bazen yukarıdaki söylediklerimizin aksine 15 yaşında olmasına  rağmen 30 yaşındaki gibi davranan, akranlarına göre daha olgun, ne söylediğini bilen, güzel işler başaran insanlar olabileceği gibi, sahip olduğu yaşa göre daha düşük özellikler ve davranışlar sergileyen kimseler de olabilir. Sürekli insan davranışları ve doğası üzerine kafa yoran birisi olarak, gözlemlerim doğrultusunda edindiğim bilgiler ışığında, öğrendiğim yeni şeylerden bir tanesi, insanın zaman içerisinde geçirdiği sürenin, kişinin olgunluğu, zekası ve gelişimi üzerinde aynı etkiye sahip olmadığı idi. Tabi tıbbi olarak biyolojik yaş olan, insanın yı...

Özgürlükler, Adalet ve Demokrasi

  Şu sıralar politikacıların dillerinden düşmeyen ve sürekli dile getirilen bazı sloganlar    var.   Bunlar  özgürlükler,  demokrasi  ve  insan haklar ı   gibi kelimeler. Hatta yeni Anayasa değişikliklerinin temelini bunlar oluşturacağı söyleniyor.  Tabi ki yıllardır herkesin özlemini çektiği, böyle bir ülkede yaşamak.. Geçmişten günümüze bunda ne kadar başarılı olundu ve ileride ne değişir bilmiyorum. Ama bildiğim tüm bunların hepimizin ortak sorunu olduğu. Saygı ve Empati adlı bir yazımda şöyle demiştim “Kimilerine göre özgürlük aşırı derecede sınırlanmış,hatta fikir özgürlüğü gibi en temel konularda kendini kapana kısılmış hisseden kesimlerin haklı feryadı olduğu gibi, yaptıklarını her zaman meşru göstermeye çalışanların sığındığı “dokunulmazlık” ta özgürlüğe ayrı bir bakış açısı getiriyor.” Kanunların yapılması veya yerine yenisinin konması kadar, bunların herkes için tam olarak adil bir şeklide uygulanabilmesi, kişilerin sahip olduğu mevki ve sorumluluğun bilincinde bir hukuk ...

Kendi menfaatlerini toplumdan üstün görmemek

Bilinçli yurttaş olmak doğruları görebilmenin yanında "ben" merkezli hareket etmemek, her olaya "biz" diyerek yaklaşabilmektir aynı zamanda. Sürekli değindiğim konuların başında yer alan "güzel ahlaklı olmak" bu tür bakış açılarının temelini oluşturur. Gerek aile hayatında, gerekse yaşadığı çevrede, paylaşımcılığı ve yardımseverliği kendilerine yaşam biçimi olarak seçenler, kendileri için istedikleri her güzel şeyi başkaları için de isterler. Yetiştirilme tarzının, başkalarını anlama, onlarla birlikte yardımlaşma şeklindeki duyguların gelişmesinde önemi büyüktür. Aksi durumlarda ise bencillik, sadece kendi çıkarlarını göz etme, başkalarıyla birlikte hareket etme yerine onları saf dışı bırakma tarzı düşünceler oluşur. Anlamsız bir rekabet ve üstünlük yarışı başlar. İmrenmenin yerini kıskançlık alır. Toplum sağlığı bozulur ve kutuplaşmalar başlar. Herkes diğer kimselere "saygı ve empati" ile yaklaşır ve onların haklarını eşit şekilde gözetirse o ...

Ne zaman kaybediyor ne zaman kazanıyoruz?

Kendini bilmez, laf anlamaz biriyle tartışıp onun seviyesine indiğimizde mi yoksa sustuğumuzda mı kazanıyoruz? İçinizdeki vesvese lütfen karşılık ver, ona haddini bildir diye seslenirken aslında her hareketin tetikleyici bir tuzak olduğunu biliyor muyuz? Kendini bilmez birinin davranışlarından etkilenip kendimizi yıpratıyoruz. Tartışma başlatan kişinin anlayacak kapasitede olduğuna inanıyorsanız konuşun. İnanmıyorsanız bilin ki ne kadar koyarsanız koyun diğerinin kabı kadar alacaktır. Yoksa kendinizi anlamsız bir kısır döngünün içerisinde bulursunuz. O an frene basma ve karşılık vermeme anıdır. -Başkalarının haklarını çalmak için örgütlenenler, ne kadar dünyalık elde ederse etsin, ne kadar taraftar kazanırsa kazansın onların kazandıkları onlara bir fayda sağlamayacak. -Acaba zulmeden mi kazanıyor zulme uğrayan mı? Eğer haksızlığa uğradığını düşünüyorsan bekle, zamana bırak. Dünyanın kazananı yoktur. Ahiretin kazananı vardır.

Halk nasılsa yöneticileri de öyle olur

Yöneticiler halkın aynasıdır.   Halkın ileri gelenlerinin nasıl bu mevkilere geldiklerini merak etmişsinizdir sanırım. Onca yaşanan yolsuzluklara, adaletsizliklere, kul hakkı ihlallerine rağmen neden hep belirli kişiler halkın arasından sivrilip yüksek makamlara geliyor ve el üstünde tutulmaya devam ediliyor. Bu yazımda bunun nedenlerinden bahsetmeye çalışacağım. Yöneticiler de ülkeye dışardan ithal edilmiyor yine bu milletin içerisinden yükselmeyi başarabilmiş insanlardan seçiliyor. Halk nasılsa yönetici de öyle oluyor. Kısacası yöneticiler halkın aynasıdır onların göstergesidir. Halk iyi ise iyi yönetici gelir veya kötüyse tam tersi olacaktır. Bir toplum neye pirim veriyorsa sistem nasıl işliyorsa yönetici de bu sistemin ürettiği bir sonuç olacaktır. Eğer bir halk karnım doysun da nasıl doyarsa doysun, yeter ki benim taraftarım kazansın diyor ve kendi çıkarlarını diğer insanların çıkarlarından üstün görüp farklı görüşte olan insanların ezildiği, haksızlığın ve riyakarlığın pirim ...

Burnu sürtülecek olan toplumlar

 Toplumsal çürümenin ayak sesleri Toplumlar zamanla yozlaşmanın etkisiyle yaşam kalitesini yitirebilir ve huzursuz bir yapıya sahip olabilir. Her toplumun adalete ve huzura ihtiyacı vardır. Bir toplumdaki insanların eğitim düzeyi, seçimleri ve yaşam biçimleri, kaderlerini ve geleceklerini tayin etmelerini sağlar. Eğitimsiz ve kötü ahlak seviyesine sahip insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede adalet ve liyakat zamanla ortadan kalkar.  Bir ülkeyi insan bedenine benzetirsek o bedeni oluşturan hücreler yani insanlar sağlıksız olursa o hücrelerin oluşturduğu dokular ve organların sağlıklı olması imkansızdır. Kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından üstün gören menfaat odaklı bir insan modelinde liyakat sahibi insanların toplumu yönetmesi ve yönlendirmesi imkansız hale gelir. Zamanla ahlaki değerlerini yitiren böyle bir toplumda çürüme meydana gelir. O toplumda yaşayan insanlar adalete güven duymamaya başlar gitgide yaşam kaliteleri bozulmaya başlar. Her geçen gün ekonomik ve sosya...

İfade özgürlüğünün olmadığı bir ülke

Gelişmiş ülkelerin olmazsa olmaz en önemli özelliği insanların kendilerini bir yurttaş olarak ifade edebilmeleri ve düşüncelerini söyleyebilmeleridir. Demokratik bir toplumda düşünce özgürlüğü kadar önemli başka bir şey olamaz. Buna göre bir bireyin birey olmasının ön koşulu kendini ifade edebilmesidir. Bir toplumdaki en önemli gelişmişlik göstergesi ifade özgürlüğüdür.  Bir ülkede bir birey ne kadar özgür olursa o kadar kendini ifade edebilir ve o toplum ancak bu yolla kalkınabilir ve ileri gidebilir. Eğer bir insan düşüncesini bile ifade etmekten korkar hale gelmişse ve kendini baskı altında hissediyorsa en önemli yurttaşlık hakkından mahrum bırakılıyor demektir.  İfade özgürlüğünün olmadığı bir ülkede asla kalkınmadan ve gelişmişlikten söz edilemez. O ülke artık diktatörlüğe doğru evriliyor demektir. Nesiller fikri hür vicdanı hür olmadıkça üretken, yaratıcı olamazlar ve topluma katkı sağlayamazlar. Anayasamızın  26. Maddesinde,  “ Herkes, düşünce ve kanaatlerini ...

Toplumda bozulmanın ve kötüye gidişin iki göstergesi

Bir toplumda ya da ülkede artık çürümenin ve geriye gidişin başladığının iki önemli göstergesi vardır. Bunlar baş gösterdiğinde artık toplum geriye gidiyor ve felakete sürükleniyor demektir. Bir toplumu ayakta tutan şey huzur, barış, adalet gibi kavramlar, insanların birbirine olan güveni ve bağlılığıdır. Peki bu bozulmanın ve sona doğru gidişin başladığının , artık bu topluma ilahi huzursuzlukların ve belaların geleceğini nasıl anlayabiliriz. 1-Ulemanın susturulması ahmakların konuşturulması İnsanları gerçeklere karşı uyaran bilim adamlarının, aydınların, bozuk düzenin koruyucuları tarafından itibarsızlaştırılarak cezalandırılması, bunların yerine şer düzeninin bilgisiz ve çıkarcı insanları tarafından toplumun yönlendirilir hale gelmesi. Eğer doğruyu söyleyenlerle insanları gerçeklere karşı uyaranlar, el üstünde tutulması gerekirken itibarsızlaştırmaya ve susturulmaya çalışılıyorsa o toplumda artık geriye gidiş başlamıştır.  2-İşlerin ehil olmayanlara verilmesi ...

Samimi dindarlarla dini kullananlar arasındaki farklar

Dindarlar hür iradeleriyle, Kuran'a ve Allah'a gerçekten inanarak ona göre yaşamlarını şekillendirirler. Onların iman ettik sözleri sadece ağızlarında kalmayarak kalplerine de iner. Dünya menfaati için kula kulluk etmezler. Yardımı sadece Allah'tan dileyip kulluğu da yine ona yaparlar. Onlar asla saltanat dinciliği yapmazlar. Dini siyasete alet ederek makam, mevki, para kazanmanın  aracı yapmazlar. Dürüstlükten ve adaletten asla taviz vermezler. Ezilenlerin ve yardıma muhtaçların hep yanında olup sosyal adaleti savunurlar. Dini kullananlar ise asla kuran mümini kimseler değildirler. Kuranı dillerinden düşürmez ama onu okuyup anlamaz, hayatlarına tatbik etmezler. Sadece gerçek amaçları olan dünyalık elde etme uğruna kutsal değerleri kullanırlar. Bunlardan bazıları iman ettik deseler de münafıktırlar. Yetimi doyurmaya ön ayak olmaz, kamu malını kendi malları gibi yağmalarlar. Onların gerçek Tanrı’ları kulluk ettikleri faniler, para, sermaye ve ranttır. Onlar aslınd...

Yeşili doğayı rant uğruna katletmek

"Yaş kesen baş keser." Atasözü. "Kıyametin kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı dikiniz" Hâdis. Peygamberimizin üç bedduasının muhataplarından biri yeşili, doğayı katlederek onun dengelerini alt üst edenlerdir. Mevsimler değişiyor, su kaynakları azalıyor, verimli topraklar erozyona yenik düşüyor. Havaya salınan zararlı gazların etkisiyle oluşan sera etkisi küresel ısınmaya neden oluyor. Tüm bunların nedeni yeşilin ve doğanın katledilmesi ve kaynakların yanlış kullanılmasıdır. Kentsel dönüşüm adı altında rant uğruna yeşil alanlar yok ediliyor. Yeşili katletmek, aslında insan hayatını katletmek, insanların geleceğini yok etmek anlamına geliyor.    Hiçbir kazanç dünyayı yok etmekten değerli değildir. Gelecek nesillere kötü bir miras bırakmış oluyorsunuz. Bilim kurgu belgesellerinde anlatıldığı gibi başka dünya yok.   Doğaya salınan gazların zararlı etkilerini azaltmak, yeşili korumak, çevreci yakıtlar kullanma gereği tüm dünyanın ortak sorunudur. Çün...

Liyakat olmazsa huzur olmaz

Toplumsal huzurun sağlanmasının olmazsa olmaz kuralı işlerin ehline verilmesi ve adaletin kusursuz işlemesidir. Liyakat kavramı, sahip olunan görev ve sorumluluğu hak edecek yeterlilikte ve nitelikte olmayı ifade etmektedir.   Belirttiğimiz iki kural işlemediğinde huzursuzluk ve çürüme başlar. Önemli görevlere getirilen kimselerin liyakat sahibi olması hayati önem taşır. Ahlak yozlaşması baş gösterdiğinde ve adalet tam işlemediğinde, iltimas(torpilcilik), hazırdan kazanma, başka bir tabirle kıyakcılıkla yandaşçılık başlar. Böyle bir ortamda huzursuzluk, yolsuzluk baş gösterir. Terör olayları artar, ülke ileri değil geriye gitmeye başlar. Kurum ve kuruluşlar işlerini sağlıklı yapamazlar, toplumun adalete ve kurumlara olan güveni azalır. Adaletin ve liyakatın olmadığı bir ortamda hangi sisitemi uygularsanız uygulayın bataklığın üzerine ev yapmış gibi olursunuz. Zamanla rutubetten ve nemden duvarlar çürümeye başlar. Ne yaparsanız yapın temel bozuk olduğundan sistem işlemez hale gelir....

Toplumun yanlış değer yargıları

İnsanların günlük hayatta sergiledikleri birtakım davranış biçimleri ve modeller vardır. Bazı olaylar karşısında nasıl davranılması gerektiğini belirleyen yerleşmiş ilkelerdir. Tüm bunlar insanlarda, çocukluk devrelerinde, aile ortamında ve yaşadığı çevreden aldıkları izlenimlerle oluşur. Bunlar zamanla aile ortamından, kişilerden ve olaylardan etkilenerek (anne, baba, arkadaş veya bir film kahramanı olabilir) veya empoze edilerek zaman içerisinde oluşur. Kişiler böylelikle kendilerine bir rol-model seçerek kişiliklerini ve genel davranış biçimlerini oluştururlar. Aile içersinde ilişkiler şiddete ve baskıya dayanıyorsa, en güçlü olan en çok otoriteye sahiptir gibi bir izlenim oluşacaktır. Bir başka ortamda,sorunlar ve problemler politik yöntemlerle, hile, şantaj ve saman altında su yürütme gibi yöntemlerle çözülüyorsa bu durumda da kişi kendini ispatlama ve kanıtlama yönteminin sıkça yalan söylemek ,iki yüzlülük ve içten pazarlılıkla olacağına inanacaktır. Birinci örnekten bahsedelim. ...

Geçmişte edinilen tecrübeler ve genetik yatkınlık

  Doğduğunuzdan şu ana kadar geçen sürede sizi etkileyen olaylar ve tecrübeler, yetiştirilme tarzınız şu anki duygu ve düşüncelerinizde ve olaylara verdiğiniz tepkilerde önemli rol oynar. Ebeveyninizin dünyayı aşın derecede korkunç göstermesi,her şeye karşı evhamlı ve güvensiz yaklaşması ve gereksiz koruyucu tutumları bugünde sizin insanlara ve olaylara karşı karamsar ve evhamlı olmanıza neden olur. Depresyon ve panik atak yaşayan kimselerin, içine kapanık, güvensiz ve karamsar kimseler olma ihtimali yüksektir. Sorunlarını paylaşmaktan korkarlar. Genelde mükemmeliyetçi kişilik yapısına sahip kimseler, olumsuzluklara tahammül edemezler. Bitirilmesi ve yapılması gereken işlerde yaşanan aksilikleri normal karşılamayabilirler. İçimize attığımız ve yüzleşmekten korktuğumuz sorunlar zamanla iç dünyamızda çatışmalara ve kaygılara neden olurlar. Bugünkü hissettiğimiz korkularımız ve fobilerimizin oluşmasında, geçmişte yaşadığımız ve bizde iz bırakan hadiselerin önemi  büyüktür. Örneğin küçükke...

Saygı ve Empati Geliştirmek

Empati kurmak en basit tanımıyla, başkalarını kendi yerine koymak, onların duygularını ve yaşadıklarını hissetmeye çalışmaktır. Birçoğumuza göre saygı duymak hep başkasından beklenen başkasına duyulmayan eylemdir. Kendimizi sürekli dünyanın merkezinde gördüğümüz için ilk saygı duyulması gereken insanlar biz olmamız gerektiğini düşünürüz. Yaptıklarımız her zaman doğrudur. Lakin durum her zaman öyle değildir. Bana saygı duy derken, bunu beklediğimiz insanlara bizler ne kadar saygı duyuyoruz diye düşünmeyiz. Her ne kadar yaptığımız eylem bize göre doğru olsa da yanıldığımız noktalar olması mümkündür. Tam olarak sentez ve analiz yeteneğimiz gelişmemişse, durumu istediğimiz gibi yorumlar ve çarpıtırız. "Büyüklere saygı, küçüklere sevgi" gibi klişeleşmiş cümleleri sık sık duyarız. Hiç düşündünüz mü büyüğe saygı da neden küçüğe değil diye? Veya neden büyüğe sevgi duyulmaz. En azında küçükler de büyükler kadar saygıyı hak ederler. Büyükler de sevgiyi. Hepimizin başkaları kadar buna h...